Ahmed Arif Kimdir, Edebî Kişiliği ve Hayatı Hakkındaki Bilgiler Nelerdir?

DT: 23 Nisan 1927
ÖT: 2 Haziran 1991

Terk etmedi sevdan beni,
Aç kaldım, susuz kaldım,
Hayın, karanlıktı gece,
Can garip, can suskun,
Can paramparça…
Ve ellerim, kelepçede,
Tütünsüz uykusuz kaldım,
Terk etmedi sevdan beni…

21 Haziran 1927 tarihinde Kerküklü Türk Arif Hikmet ve Kürt Sayre’nin oğlu olarak Diyarbakır Hançepek semtinde dünyaya geldi. Ahmed Arif olarak bildiğimiz şairin asıl adı Ahmet Önal'dır. Henüz iki yaşındayken annesi Sayre’yi kaybetti. Sütannesi Arife Hanım tarafından büyütüldü. Babasının görevlerinden dolayı Mezopotamya coğrafyasında gezdi. Buranın kültürüyle yoğruldu. Anadolu coğrafyasında konuşulan dilleri küçük yaşta öğrendi. Türkçe, Arapça, Kürtçe ve Zazacaya hâkimdi. Hatta bir gün bunun üzerine birileri iddiaya girmiştir. Ahmed Arif şöyle anlatır olayı:

“Çok iyi hatırlıyorum. Biz oyun oynuyoruz, üç tane adam bahse girmişler. Üç adam ama biri Kürt, biri Arap, biri de Zaza… Biri diyor ki beni göstererek “Bu çocuk Arap…” Öteki diyor ki “Yok yahu bu çocuk Kürt…” Üçüncüsü “Bu çocuk ne Arap ne de Kürt… Bu çocuk Zaza…” diyor. Biz oynuyoruz, onlar konuşmalarımızı dinliyorlar herhâlde… Aralarında anlaşamayınca bir esnafa soruyorlar. “Bu çocuk nedir?” diye… Beş lirasına bahse girmişler. O zaman büyük para tabi. Esnaf “Üçünüz de yanıldınız.” diyor. “Bu çocuk Türk…”[1]

Beşikler vermişim Nuh'a
Salıncaklar, hamaklar,
Havva Ana'n dünkü çocuk sayılır,
Anadolu'yum ben,
Tanıyor musun?

İlkokulu o dönem Diyarbakır vilayetine bağlı Siverek’te okudu. Ortaokulu ise Urfa’da okudu. Liseyi yatılı olarak Afyon Lisesinde okudu. İlk şiirlerini de o zamanlar yazmaya başladı. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümüne kaydoldu. Hakkında yapılan suçlamalar dolayısıyla tamamlayamadı. 1951 yılında tutuklandı. 1954 yılına kadar içeride kaldı. Kendi deyişiyle asılsız suçlamalarla üç yıl hapis yattı. Tutukluluk süreci bittikten sonra çeşitli işlerde çalıştı.

Akşam erken iner mahpusaneye.
Ejderha olsan kar etmez.
Ne kavgada ustalığın,
Ne de çatal yürek civan oluşun.
Kar etmez, inceden içine dolan,
Alıp götüren hasrete.

Akşam erken iner mahpusaneye.
İner, yedi kol demiri,
Yedi kapıya.
Birden, ağlamaklı olur bahçe.
Karşıda, duvar dibinde,
Üç dal gecesefası,
Üç kök hercai menekşe...

Sütannesi Arif Hanım ile ilgili bir hikâyesi vardır o yıllarda: 1983’te Anam Arife Önal’ı kaybettim. Okumamıştı ama… Pardon, okumamış yanlış oldu. Okutulmamıştı ama şirin bir kadındı. Bir keresinde komşularıyla toplanmışlar muhabbet ediyorlar. Komşu kadınlar sürekli oğullarıyla övünüyorlarmış:
“Benim oğlum İzmir’e gitti, doktor oldu.”
Benim oğlum İstanbul’a gitti, mühendis oldu.”
“Büyük oğlum Bursa’ ya gitti, mimar oldu.” diye.
Anam altta kalır mı? O da “Benim oğlumda Ankara’ya gitti, komünist oldu.” demiş. Garip anam ne bilsin, komünistliği de doktorluk, mühendislik gibi bir meslek zannediyor.
[2]

Duvarları katı sabır taşından
Kar altındadır varoşlar,
Hasretim nazlıdır Ankara.
Dumanlı havayı kurt sevsin
Asfalttan yürüsün Aralık,
Sevmem, netameli aydır.
Bir başka ama bilemem
Bir kaçıncı bahara kalmıştır vuslat
Kalbim, bu zulümlü sevda,
Kar altındadır.

Şair emekliliğe ayrıldıktan sonra mütevazı evine çekildi. 29 yıl önce 2 Haziran 1991’de Ankara’da tek başına yaşadığı evde bir kalp krizi sonucu sevenlerine veda etti.

"To be or not to be" değil.
"Cogito ergo sum" hiç değil...
Asıl iş, anlamak kaçınılmaz'ı,
Durdurulmaz çığı
Sonsuz akımı.

İçmek,
Gözlerinde içmek ay ışığını.
Varmak,
Gözlerinde varmak can tılsımına.
Gözlerin hani?


Edebî Kişiliği

İlk şiirlerini ortaokulda karalamaya başladığını, lisede ise bunları düzenleyip asıl şiirlerine başladığını belirtir şair, İlk şiirim, 1942 yılında Afyon Halkevi dergisi, Taşpınar’ın kasım sayısında yayımlandı. Şiirimin ismi “Gözlerin”:

Gözlerim maviliğin ruhudur.
Fecirlerin tebessümü içer.
Berraklığında ilah çocukları uyur
Ve emer sukutu beyaz gölgeler.[3]

Bu şiiri aslında ortaokulda yazdığını belirtir. İkinci Yeni sonrası toplumcu şairler arasında sayılır. Nazım Hikmet’in etkisi vardır. 1940 Kuşağı denilen şairler arasındadır. Döneminde güçlü ve etkili bir şair olmuştur. Şiirleri Anadolu’dur. Anadolu’nun ezilmişliği, hüsranı, sitemi, kederi, yüceliği, kadimliği, dostluğu, bereketi… dizelerinde Dicle gibi akıp gitmektedir. İsyan ve direniş temasını sıklıkla işlemesinden solcu gençlerin dayanakları olmuştur şiirleri. Hapishane atmosferi, özgürlük, özlem, dayanışma, halkın çilesi, yiğitlik, sevda gibi konular üzerinde durmuştur. Şiirlerini Doğu Anadolu’nun halk hikâyeleriyle, masal, ağıt ve türküleriyle beslemiştir. Dili canlı, sade ve özgündür. Şiirlerinde lirizme önem vermiştir. Bu lirizm Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, Orta Doğu’nun halklarının coşkunluğudur. 

Maviye
Maviye çalar gözlerin,
Yangın mavisine
Rüzgarda asi,
Körsem,
Senden gayrısına yoksam,
Bozuksam,
Can benim, düş benim,
Ellere nesi?
Hadi gel,
Ay karanlık…

Cemal Süreya onun için şu yorumu yapmaktadır: “Doğu Anadolu insanının müthiş malzemesini korkusuz bir lirizm içinde önümüze yığıyor. Sonra bütün Anadolu insanına doğru yayıyor onu. Pir Sultan Abdal'ı, Urfa'lı Nazif'i, Köroğlu'na, Bedrettin'e bağlıyor (…) imge onda sınırlı bir öğe değil. Bir bakıma şiirin kendisi, bütünü. Öyle ki bütünüyle vardır onun şiiri. Kelimeler ilişkin oldukları kavramları aşan ve daha geniş durumları kavrayan bir nitelik gösteriyor. Şiirin bütünü içinde kullanılmış bazı düz sözler inanılmaz bir çarpıcılık, bir imge yeteneği kazanmaktadır Ahmed Arif’te. Öte yandan, şiirin içinde birer ikişer kelimelik mısralar halinde akan bu sözler biçim yönünden de önem kazanmaktadır. Öyle ki, kendiliğinden doğan ve yalnız Ahmed Arif’e özgü gizli bir aruz gibi bu sözlerden bütün şiire bir müzik yayılmakta, ya da bütün şiir çekidüzenini onlarda bulmaktadır.”[4] Cemal Süreya bu cümlelerini zannımızca şu şiirden yola çıkarak söylemiştir:

Nasıl severim bir bilsen.
Köroğlu'yu,
Karayılanı,
Meçhul Askeri...
Sonra Pir Sultanı ve Bedrettini.
Sonra kalem yazmaz,
Bir nice sevda...
Bir bilsen,
Onlar beni nasıl severdi.
Bir bilsen, Urfa'da kurşun atanı
Minareden, barikattan,
Selvi dalından,
Ölüme nasıl gülerdi.
Bilmeni mutlak isterim,
Duyuyor musun?

Birçok şiiri sanatçılarca bestelenmiştir. Toplumun her kesimine ulaşmayı başaran güçlü bir şairdir. Hasretinden Prangalar Eskittim şiiri, genç âşıkların dilinden düşmez.

Hasretinden prangalar eskittim
Seni
Anlatabilmek seni
İyi çocuklara
Kahramanlara
Seni
Anlatabilmek seni
Namussuza
Haldan bilmez
Kahpe yalana

...

Seni
Anlatabilsem seni
Yokluğun cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum
Kapama gözlerini

Şiirlerinde Leyla Erbil’e olan aşkının etkileri yadsınamaz.

Sus, kimseler duymasın,
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu.
Bir daha hangi ana doğurur bizi?

Leyla Erbil’i taparcasına sevmiştir. Ömrü boyunca onu düşleyerek yaşamıştır. Gelin bu aşkı ve kendi üzerindeki etkisini Leyla Erbil’e yazdığı bir mektubuyla hep beraber anlayalım:


                                                                                                                       29 Haziran 1955
"Sevgili Canım,

Galiba, tek çıkar yol sana durup dinlenmeden yazmak. Hoş, bütün işim seni düşünmek ya. Bu bok soyu alışkanlıklar, töreler, günah sevap ve ayıplar köleliği olmasa… Bütün tedirginliğimiz bundan. Bundan, yüzünü hayalledikçe ağzımın acılaşması. Şiirimdeki korkunç çırpınış, doymazlığım ve ölesiye beni terk etmeyecek hiçlik… Tanrıların beni kandırabilmelerini isterdim yahut ölümün anlamlı bir nen olmasını. Oldum olası idealist değilim. Materyalist felsefe çok şeyler verdi ama doyurmuş, kandırmış değil beni. Ya sen olmasaydın? Büsbütün iğrenç bulacaktım evreni. Saçmalamıyorum ya?

“Seninle, yüzyılların hayvan ötesi tutukluğuna ve donan insan düşüncesine bir can, bir haysiyet verebiliriz gibime geliyor. Yalansız, riyasız, çıkarsız bir haysiyet. Belki ömrümüz yetmez başarmaya, hiç değilse en zekilere ve teşnelere duyurabiliriz. Şimdi birileri olsa "Boş ver bu iri lafları, yaşayalım" derdi. Yaşamak, burnunu, kulaklarını, gözlerini ve oralarını unutarak yaşaması mümkün mü bizim gibilerin? Ben bütün bu -belki de mânasız- iç sıkıntılarından senin var olduğunu hatırlayarak sıyrılıyorum. Bir pınar, bir dağ suyu gibi dinlendiriyor, kandırıyorsun. Bu bakımdan gelmiş geçmiş âdemoğulları içinde şüphesiz en şanslı durumdayım. Nasıl kıvranıyor, gizliden gizli seviniyorum bilsen... Kimseler yaşamadı bunu diyorum. Kırılmış, balta yemiş ve sesi kuyularda boğulmuş biriyim, doğru. Ama seni tanıyorum. Kimselerin tanıyamayacağı, belki bakıp kabataslak içinden geçireceği seni... Ne dersin, düşünmenin ilmini alıyor muyum acep? Sen psikolojiyi benden iyi biliyorsun -daha doğrusu benim bir bok bildiğim yok.- Bu bahiste de gene en doğru sen düşünürsün. Bildiğim ve cesaretle söyleyebileceğim tek şey,  olarak DÜŞÜNCE’yi bile sensiz ele alamadığımdır. Düşünceyi ve evreni. Hiç de dar bir görüş değil bu. Aksine ufkum, dehşetli genişliyor. Bilmem bu halime ne dersin dostum?
 
Sağlığına, kocandan memnun olmana çok seviniyorum lakin tembelliğine ve bana çok geç yazmana gitgide içerliyorum ha. Sana kızılmaz oysa. Kırılınmaz. Belki de kırgınlığım kendime. Seni ve çevreni rahatsız edeceğimi aklıma getirmeden, paldır küldür mektup yazışım bir intihardır belki de. Ödüm kopuyor leyla. Seni kırarım, üzerim yahut bunlara sebep olurum diye. Ben ki dünyada -gelmiş geçmiş- üç beş kişiden gayrısına saygı duymadım. "Dost, dost diye hayaline daldığım - Dost ise çevirmiş yüzünü benden - Hani dost uğrunca can baş verenler? - Evvel kerkitmezdi gözünü benden", müthiş bir türkü bu. Şairi de çok çekmiş anlaşılan. Bak, yaşamış, dövüşmüş, yenilmiş, kelle vermiş gitmişler. Türküleri kalmış. Bizler insan olalım, sevişelim, kötülüklerin kökünü kurutalım diye, kalmış türküler.

Sana mutlaka geleceğim. Ne bok yerse yesin kötüler, sana mutlaka geleceğim. Pusuda fırsat kolluyorum şimdi. Bir an bile yalnız, sıkıntılı kalmana dayanamam. Palavra tabiriyle şerefli, gerçek anlamıyla yegâne zevkli ve vazgeçemeyeceğim bir duyu bu. Buna da "ne dersin?" diyeceğim.

Oturup yazsana bana. Boş vaktin çok. Yazmaktan sıkılıyorsan, telefonunu ver de konuşur sorarım hiç değilse. Hem "Ne yaparsan yap, istersen küfret ama senin için aklıma bile getiremeyeceğim şeyleri düşünme" diyorsun, hem de ayda yılda bir mektubu reva görmüyorsun Ahmet kuluna. Bir zaman "bu merhamet" diye dellendim. Sonra sana bunu yakıştırmanın namussuzluk olacağını düşünerek tiksindim bu duyudan. Sahiden bazı çok eşekçe ihtimaller geçirmişim aklımdan. Affet canım. Senden daha mert ve daha erkek kim geldi ki bu dünyaya. Uzaklıktan, ayrılıktan ve kötü günlerimin çokluğundan, anlaşılan. Affet e mi? İçimde tutamam, senin hakkında acı bir düşüncem olursa. Söylemesem sana zehirlenirim. İyi ve güzel düşünleri de. Zaten, senden gayrı güzel düşün olur mu ki?

(…)

Ne dost, ne güzel, ne ölünecek kızsın be. Bu bok hengâmede, bu deliler, aptallar, eşekzadeler ve kısırlıklara rağmen sen varsın. Sen yaşıyorsun. Veyl onlara ki seni tanımadan göçüp gitmişler. Veyl! Hâlâ da tanımayanlara.

Gözlerinden öperim canım. Hemen yaz." [5]

Hazırlayan: Ramazan Direkçi

İçeriklerimiz, pdf anlatımlar dahil, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nca korunmaktadır. Telif haklarının herhangi bir şekilde ihlali, başka yerlerde isimsiz yayımlanması, çeşitli kitap kaynaklarında izinsiz yer alması, içeriğin izinsiz kopyalanıp başka bir isimle tanıtılması vb. ile yapan kişi, kişiler veyahut kurumlar hakkında gerekli işlemler başlatılacaktır.
Türkçe ve Edebiyat yönetimi.

Daha yeni Daha eski