UYARI: Facebook ve Instagram üzerinden gelenler, PDF'leri indirebilmek için sağ üstteki "üç nokta"ya basarak "tarayıcıda aç" (chrome, safari vb.) tuşuna tıklamalıdır. Facebook veya Instagram tarayıcısından Google Drive indirme yapmamaktadır.

Nâzım Hikmet Kimdir, Edebî Kişiliği ve Hayatı Hakkındaki Bilgiler Nelerdir?

1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üç yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist Üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

15 Ocak 1902 yılında Hikmet Bey ve Celile Hanım’ın evladı olarak Selanik’te doğdu. Ailesi kozmopolitti. Anne tarafı Polonya’dan gelip Müslüman olan Mustafa Celaleddin Paşa’ya dayanmaktadır. Annesi Celile Hanım ressamdır. Babası Matbuat Müdürlüğü yapmıştır. Nâzım 1913’te Mekteb-i Sultani’de ortaokula başlamıştır. Ardından sevdiği Bahriye Mektebi’ne kaydolmuştur. 1918 yılında subay olarak mezun olup göreve başlar. Celile Hanım’ın o sırada Nâzım’a edebiyat dersleri veren Yahya Kemal’le 1916-1919 yılları arasında yasak bir aşk yaşadığı rivayet edilir. Evli olduğu hâlde böyle bir aşkın yaşanması İstanbul sosyetesinin ilgisini çekmiştir. Tüm İstanbul’un elit kesimleri bu aşkı konuşmuştur. Nâzım bu ilişkiyi öğrenince hocasını tehdit etmiştir. Bir gün bu söylentilere dayanamayan Nâzım, eve gelen hocasının paltosunun cebine bir not bırakmıştır: HOCAM OLARAK GİRDİĞİN BU EVDEN BABAM OLARAK ÇIKMANIZA İZİN VERMEYECEĞİM. Böylece Yahya Kemal’in ve güzel annesi Celile Hanım’ın aşklarına ve evliliğine mani olmuştur. Celile Hanım, Yahya Kemal’in bilinen tek aşkıdır. Hatta bazı rivayetlere göre Yahya Kemal “Vuslat” adlı şiiri bu ilişkinin bitiminde yazmıştır. Adeta güzel Ayşe Celile’ye bir veda şiiridir:

Bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar,
Varlıkta bütün zevki o cennette duyanlar,
Dünyayı unutmuş bulunurken o sularda,
-Zalim saat ihmal edilen vakti çalar da-
Bir an uyanırlarsa leziz uykularından,
Baştan başa,her yer kesilir kapkara zindan.
Bir faciadır böyle bir âlemde uyanmak,
Günden güne hicranla bunalmış gibi yanmak.
Ey talih! Ölümden de beterdir bu karanlık;
Ey aşk! O gönüller sana mal oldular artık;
Ey vuslat! O aşıkları efsununa ram et!
Ey tatlı ve ulvi gece! Yıllarca devam et!

Hikmet Bey ve Celile Hanım bir süre sonra artık tamamen anlaşamadıkları için boşanmışlardır. Bu ayrılık Nâzım’da derin yaralar açmıştır. Hikmet Bey Yunan bir kadına aşık olup onunla evlenmiştir. Celile Hanım bir süre dul kaldıktan sonra Yahya Kemal’i kalbine gömerek Kaymakam İbrahim Bey’le evlenmiştir. Fakat bu evlilik de istediği gibi gitmemiştir. Kısa süre sonra boşanmayla sonuçlanmıştır. Bu gelgitler Nâzım’ın iç dünyasında yaraları derinleştirmiştir. Bu çalkantılı aile hayatı şairde isyankâr bir ruh hâlini oluşturmuştur. 

Nâzım Hikmet işte böyle bir toplum ve aile ortamında kendi yolunu bulmaya çabalamaktadır. İstanbul işgal altındayken, Nâzım ve arkadaşları isyan duyguları içindedirler. Çevrelerinde gelişen milliyetçi duygu ve fikirlerle beslenen Nâzım, bir gün bunu şiirlerine de yansıtacaktır. O dönemde milli hislerini şiire döken kalemlere ihtiyaç duyulmaktadır. Nâzım, “sanat sanat içindir” ilkesini “sanat gaye içindir” ilkesiyle birleştirip kısa sürede ünlenen milliyetçi şiirler yazmaya başlar. Bu koşullar ortasında, Millî Mücadele‟ye katılmak amacıyla Nâzım Hikmet ve arkadaşları Vâlâ Nureddin (Vâ-Nû), Yusuf Ziya Ortaç ve Faruk Nâfız Çamlıbel, 1 Ocak 1920’de Anadolu’ya geçmek için yola çıkarlar. Anadolu’daki hayat Nâzım’ı çok etkiler. Nâzım cepheye gönderilmeyi istemesine rağmen gönderilmez. Kısa bir süre sonra, Nâzım Vâlâ Nureddin ile Bolu’da öğretmenlik yapar. Bu dönemde, onlar, Ankara’da, Büyük Millet Meclisinde, Mustafa Kemal’e genç şairler olarak takdim edilmiş ve Atatürk şunu tavsiye etmiş: “Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiyem, gayeli şiirler yazınız.” Yine bu yıllarda Nâzım Sovyet Devrimi’ne de ilgi duymuş, Batum’a gitmiş ve Türkiye Komünist Partisi’ne üye olmuştur. Daha sonra, 1921 yılı Ağustos’unun sonunda, iki genç şair Moskova’ya gider. 

1921’de eğitim hayatına yeniden başlamak için Moskova’ya Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesinde okumaya gitti. Orada kaldığı sürede edebiyat meclislerine katılıp Rus edebiyatını yakından takip etti. Mayakovski’den etkilenince fütürist akıma kapıldı. 1924’te yurda geri döner. Bu geri dönüş şairin hayatında köklü değişiklikler yapmıştır. “Kitaplarını yazarken ilhamı hayatından ve dünyada yaşayan insanlardan, özellikle Türkiye‟de ve Sovyetler Birliği‟nde yaşayan insanlardan alır. O, şiirlerinde, hayat, ölüm, adalet, barış, hapis, kadın, eş, adam, anne, baba, çocuk, sevgi, köylüler, şehirler, vatan ve insan sevgisi için yazar.”  Politik şiirler yazması ve politik faaliyetlere katılmasından dolayı hakkında soruşturmalar açılır. 24 yıllık bir mahkûmiyet yer. 1938 yılında hapse girer. Nâzım Hikmet bir dönem hapishanede açlık grevine girer. O dönemler gerek yurt içinde gerekse yurt dışında birçok şair ve düşünür bu olaya tepki vermek ve Nâzım’a destek vermek için yazılar kaleme almışlardı. Orhan Veli, Melih Cevdet ve Oktay Rıfat da Nâzım’a destek olmak için üç günlük açlık grevi yapmışlardır. O günlerde Cahit Sıtkı Tarancı, Nâzım Hikmet için bir şiir yazar: 

“Bir şey daha var yürekler acısı 
Utandırır insanı düşündürür, 
Öylesine başka bir kalp ağrısı, 
Alır beni ta Bursa’ya götürür. 

Nâzım Hikmet’in güncelliği 
Yeşil Bursa’da konuk garip bir kuş 
Otur denmiş, oracıkta oturmuş, 
Ne güzel şey dünyada hür olmak, hür. 
Benerci, Jokond, Varan 3, Bedrettin 
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin 
En yavuz evladı memleketin, 
Nâzım ağabey hapislerde çürür”

Bu şiirden sonra Nâzım’a destek çığ gibi büyür. Bu şiir o dönemin aydınlarına biraz da olsa cesaret verir. Nâzım Hikmet bu şiir için teşekkürlerini iletse de buradaki bir dize, Otur denmiş, oracıkta oturmuş, onun gururuna dokunmuştur. Bunun üzerine cevap niteliğinde şu dizeleri yazmıştır:

Sevdalınız komünisttir, 
on yıldan beri hapistir, yatar 
Bursa kalesinde 
Hapis amma, zincirini kırmış yatar, 
en ala bir mertebeye ermiş yatar, 
yatar Bursa kalesinde. 
Memleket toprağındadır kökü, 
Bedrettin gibi taşır yükü, yatar 
Bursa kalesinde. 
yüreği delinip batmadan, 
şarkısı tükenip bitmeden, 
cennetini kaybetmeden, 
yatar Bursa kalesinde

Celile Hanım oğlunun bırakılması için çaba sarf etmiştir. Kızıyla beraber Yahya Kemal’e yardım etmesi için gittiği fakat eli boş döndükleri rivayet edilir. Çünkü Yahya Kemal iktidarla arasının açılmasını istememektedir. 

Dünyadan, memleketinden, insandan
umudum kesik değil diye
İpe çekilmeyip de
Atılırsan içeriye,
Yatarsan on yıl, on beş yıl
Daha da yatacağından başka,
'Sallansaydım ipin ucunda
Bir bayrak gibi keşke''
Demiyeceksin,
Yaşamakta ayak direyeceksin.
Belki bahtiyarlık değildir artık,
Boynunun borcudur fakat,
Düşmana inat
Bir gün fazla yaşamak.

Demokrat Parti 1950’de başa geçince bir af çıkartır. Şair bu aftan yararlanarak 12 yıllık hapis hayatından kurtulur. Fakat kısa süre sonra eserleri başına bela açacağını görünce yurt dışına kaçar. Yurt dışına kaçışının ardından vatandaşlıktan çıkarılır. Nâzım bir daha dönemez çok sevdiği Anadolu’suna. 

Bir yandan cellatlar girdi araya,
Bir yandan, oyun etti bana
bu mendebur yürek,

Nasip olmayacak Memed'im yavrum,
seni bir daha görmek.

Biliyorum
[ads id="ads1"]
3 Haziran 1963’te henüz 61 yaşındayken Moskova’da hayata gözlerini kapar. Ünlü Novadeviçi Mezarlığı’na defnedildi.

Memet,
ben dilimden, türkülerimden,
tuzumdan, ekmeğimden uzakta,
anana hasret, sana hasret,
yoldaşlarıma, halkıma hasret öleceğim,
ama sürgünde değil,
gurbet ellerde değil,

öleceğim rüyalarımın memleketinde,
beyaz şehrinde en güzel günlerimin.

7 Ocak 2009’da Bakanlar Kurulu tarafından Nâzım Hikmet tekrar vatandaşlığa alınmıştır. 

Nazım'ın Tartışmaları

Nâzım Hikmet kendi döneminde birçok sanatçıyla atışmıştır: Necip Fazıl, Yakup Kadri, Abdülhak Hamit, Mehmet Emin Yurdakul, Ahmet Haşim, Hamdullah Suphi, Peyami Safa… 


Nâzım Hikmet’in teşebbüsü ile yazılarını neşrettiği dergi yeni bir yazı dizine başladı: PUTLARI KIRIYORUZ.

Böylece Haziran 1929’da başlatılan “Putları Yıkıyoruz” kampanyasına dergi sayfalarında geniş yer verildi. Abdülhak Hamid [Tarhan], Mehmet Emin [Yurdakul], Hamdullah Suphi [Tanrıöver] ve Yakup Kadri [Karaosmanoğlu] dergi sayfalarında resimleri üzerlerine çarpı konarak ya da resimleri baş aşağı çevrilerek yayımlandı. 

İlk put Abdülhak Hamit’ti. Onun eserlerinin anlaşılmazlığıydı. “Şair-i azam”ın dehesına ve sanatına ağır eleştilerde bulunmuştur: Keşke Abdülhak Hamid bir dâhi olsaydı da uluslararası bir şahsiyet olarak tanınsa ve eserleri “Şekispir”in eserleri gibi bütün cihanın malı olsaydı. O zaman Türkler de yetiştirdikleri bu deha ile iftihar ederlerdi. Fakat ne yazık ki Hamid o dehalardan değildi. Ona bu sıfatı verenler hem kendilerini, hem de Türk milletini aldatmışlardı. Hamid olsa olsa Osmanlı dilini iyi kullanan bir şairdi. Osmanlı edebiyatına hizmetleri vardı. Ama şiirde hiçbir zaman “inkılâb” yapmamıştı. Kısaca “deha” sözcüğü biraz tasarruflu kullanılmalıydı. Bu sıfatı layık olmayanlara vermek suretiyle, o sıfata hak kazananlar küçük düşürülmemeliydi.



İkinci put “milli şair” Mehmet Emin Yurdakul’du: Mehmet Emin putlaştırılmış, “millî şair” ilan edilmişti. Oysa Mehmet Emin’in kullandığı dil bile Türkçe değildi; sahte, uydurma, yabancı bir dildi. Nitekim Türkçenin son devirdeki gelişimi üzerinde hiçbir etkisi olmamıştı. 

Ardından Hamdullah Suphi ve Yakup Kadri vardır. Yakup Kadri şair için ““Bunlar ipten ve kazıktan kurtulmuş kaşarlı sabıkalılardır” diyordu. Bunların aralarında öyleleri vardı ki, daha yirmi beş yaşına basmadan hayatlarının en güzel çağını zindan köşelerinde çürütmüşlerdi. Bir kısmı ise komünist Çekalarının Türk ırkdaşların kanı ile bulanmış ellerini öpmeyi ve onlara dair kasideler terennüm etmeyi bir geçim vasıtasına dönüştürmüştü.” gençler için de “saman ekmeğiyle beslenmiş nesil” sözlerini sarf etmiştir. Bunun üzerine Nâzım Hikmet, ona ithafen "Cevap" adlı bir şiir yazar. Türk edebiyatında önemli bir yere sahip tartışmalara neden olacak "Cevap" adlı şiir dizisine başlamış olur. 
Yakup Kadri’ye Cevap şiirinde şu dizeleri yazmıştır: 


O dönem bu tartışmalar sürer. Ahmet Haşim de Nâzım’a cephe alanlardan biridir. Nâzım’dan bahsederken ona “işçi şairi” der. Nâzım Hikmet hem ona hem de Yakup Kadri’ye "Cevap 2" şiirini yazar:

Hamdullah Suphi arkasında Türk Ocaklarını alıp Nâzım Hikmet aleyhinde sözler söyler. Nâzım’ın tartıştığı kişileri savunur. Gençleri galeyana getirterek dergiyi bastırır. Nâzım’a da ağır hakaretlerde bulunur: 

“Abdülhak Hamid bir dâhidir. Bunlar putları değil, milli ediplerimizi, dâhilerimizi yıkmak istiyorlar. Bu edebiyat tartışması değil komünizm propagandasıdır. 
Karşımızdakiler kimlerdir? 
Bolşevik kapısının müseccel köpekleri! 
Putları kıranlar bunlardır.”
Bunun üzerine Nâzım “Cevap 3 - Bir Komik Âdem” adlı şiirini ele alır:


Nâzım Hikmet bir zamanlar dostum dediği Peyami Safa’yla da bozuşur. Birbirlerine ağır ithamlarda bulunurlar. Peyami Safa  “Artık Nazım okunmuyor, yazıları bakkal ağzı, sütçü narası gibi sözlerle dolu.” Sözlerini sarf edince işler rayından çıkar. Uzun soluklu bir münakaşa başlar aralarında. Son olarak birbirlerine birkaç cümleyle seslenirler: 

Nâzım'ın 
Bir düşün oğlum,
bir düşün ey yetimi Safa
bir düşün ki, son defa
anlayabilesin:
Sen bu kavgada
bir nokta bile değil,
bir küçük, eğri virgül,
bir zavallı vesilesin!..
Ben kızabilir miyim sana?
Sen de bilirsin ki, benim adetim değildir
bir posta tatarına
bir emir kuluna sövmek,
efendisine kızıp
uşağını dövmek!

dizelerine karşılık Peyami Safa,

Gel bakayım,
lüle lüle kıvrım kıvrım samur saçlı,
pamuk tenli, al yanaklı sarı papam
gel bakayım yetimlikle maytap eden paşa zadem,
Bre toprak altında yatan
büyük Türk ölülerine çatan
bre kaltaban
bre Türk düşmanı,
bre vatan haini şarlatan
….

dizelerini yazmıştır. 

Nâzım o dönemin birçok ünlü edebiyatçısıyla münakaşalar yapmaya devam eder. Bunlardan biri de okul arkadaşı Necip Fazıl’dır. İkisi de hem şairlik hem de ideolojik olarak sürekli çatışmışlardır. Biri ülkenin solcu kesimi, diğeri sağcı kesimi tarafından sevilmiş, savunulmuştur. Nâzım ülkeden kaçmak zorunda kalmış biri, Necip ise ülke iktidarlarınca el üstünde tutulan bir şairdir. Nâzım’ın sanatı ölümünden sonra bile engellenirken Necip’in sanatı DP iktidarı ve sonrasında sürekli yaygınlaştırılmış, el üstünde tutulmuştur. Birinin cenazesi yabancı topraklarda, yabancılarca sahip çıkılmışken diğerinin cenazesi devlet erkânından kişiler sahip çıkmıştır. İkisinin tartışmaları Mehmet Akif ve Tevfik Fikret’i akla getirtir. Ekşisözlük’te gördüğümüz güzel bir detayı buraya alıntılamak istedik: 

Birbirlerinden ciddi anlamda beslenen iki muhteşem şairin karşılaştırması.

“Her şey zıttıyla kaimdir" misali.

mesela Nazım'ın
"Her şey değişip akmada,
bu hâl beni hayran bırakmada...
Heraklit, Heraklit; ne akıştır bu!
ne akıştır ki bu,
dalgalarında dağlıdır alnı en mukaddes putun
kızgın demir damgasıyla sukutun.
gebedir her sukut bir yükselişe.
ne mümkün karşı koymak bu köpürmüş gelişe.
Heraklit, Heraklit!
akar suya kabil mi vurmak kilit?"

dizelerine Necip Fazıl'ın cevabı vardır:

"...Hey Sakarya, kim demiş suya vurulmaz perçin?
rabbim isterse, sular büklüm büklüm burulur,
sırtına Sakarya'nın, Türk tarihi vurulur...."

sanatları bazen gerçek bir düellodur.
[ads id="ads2"]

Edebî Kişiliği

Şiire nasıl başladığını kendisinden öğrenelim:

“Niçin şiir yazıyorum? Bunu başka türlü sormak daha doğru: Şiir yazmaya neden, nasıl başladım?
Hatırlamaya çalışayım.

13 yaşlarındaydım. İstanbul’daydık. Büyükbabam şairdi ama şiirlerini hâlâ anlamam. Şiirlerini Osmanlıca dediğimiz, yüzde yetmiş beşi Arapça, Farsça sözlerle ve Arap, Fars gramer kaidelerine uygun bir Türkçeyle yazardı. Bunlar didaktik, dogmatik, dini şiirlerdi. Anlamıyordum onları. Ama ben, şair bir büyük babanın torunuydum. Anam Lamartine’e bayılırdı. Fransızca okurdu. Bir kere, o zamanlar Lamartine Türkçeye çevrilmiş, birkaç şiiri de Osmanlıcaydı, anam Fransızca çok iyi bilirdi, ama Osmanlıcayı bilmezdi. Benim gibi. Büyük babam, Mevlevi Nâzım Paşa, şairdi. Evimizde, babamın edebiyatla ilgisizliğine bakmaksızın, şiir başköşedeydi.

Karşımızdaki evde yangın çıktı. Yangını ilk görüşüm. Şaştım, korktum. Büyükbabam, yangın bize atlamasın diye pencereden Kuran’ı tuttu karşıdaki alevlere. Yangın söndü. Kuran gücüyle, hatta itfaiye gücüyle de değil ama yaktığı evi kül ederek söndü kendiliğinden ve ben bir saat sonra ilk şiirimi yazdım: “Yangın.” Vezni büyükbabamın yüksek sesle okuduğu aruzla yazılmış şiirlerinden kulağımda kalan ses taklitleriyle yapılmıştı. Yani ne aruzdu, ne heceydi, serbest vezindense haberim yoktu, uydurmaydı. Dili de öyle, Osmanlıca taklidiydi. Konuysa şu:
Yanıyor! Yanıyor! Müthiş terrakeler
Çekiyor ağuşuna bu adüvi-i beşer
Valdeler haneler yetimler…
Şimdi bunları yazarken bir şeyin farkına vardım. Büyükbabamdan çok Edebiyat-ı Cedide’nin, Tevfik Fikret’in etkisindeymişim. Neden, bilmiyorum. Belki de hiç şiir sevmeyen ama Tevfik Fikret’i -o da bir çeşit Osmanlıcayla yazardı- iki kere yüksek sesle yanımda okuyan babamın yüzünden mi? Belki de.
İkinci şiirimi 14 yaşımda yazdım sanırsam. Birinci Dünya Savaşı içindeydik. Dayım Çanakkale’de şehit olmuştu. Dehşetli yurtseverdim. Savaş için bir şiir yazdım. Ne tuhaf, yazdığımı çok iyi biliyorum da hatta artık Osmanlıcayla değil, okulda okuduğumuz şair Mehmet Emin’in takır tukur ama Arapçası, Farsçası az Türkçesiyle yazdığımı biliyorum da tek satırı aklımda değil.

Sonra üçüncü şiirimi 16 yaşımda yazdım galiba. Büyük bir Türk şairi, Türk şiirine o devir için yeni bir şiir dili ve anlayışı getiren Yahya Kemal, anama sevdalıydı sanırsam. Evde şiirlerini okurdu anam. Bahriye mektebinde tarih öğretmenimdi şair. Kız kardeşimin kedisi üstüneydi yazdığım şey. Yahya Kemal’e gösterdim, kediyi de görmek istedi ve şiirimde anlattığım kediyi, gördüğü kediye o kadar benzetmedi ki, bana: “Sen bu pis, uyuz kediyi böyle övmesini biliyorsun, şair olacaksın,” dedi.
17 yaşımda galiba ilk şiirim basıldı. Yani “Serviliklerde”, yani mezarlıklarda ağlayan hayatında sevmiş ölüler üstüneydi. Yahya Kemal düzeltmişti birçok yerini.

Sonra kızlara tutuldum, şiir yazdım. Sonra Antant İstanbul’u işgal etti, onlara karşı ve Anadolu savaşını tutan şiirler yazdım. Vicdan nedir, namus nedir filan diye düşündüm, şiir yazdım. Ama artık dilim temizceydi ve hece vezniyle ve doğru kafiyelerle yazmasını öğrenmiştim.
Anadolu’ya geçtim. Millet sıska atları, Nuh’tan kalma silahı, açlığı ve bitiyle savaşıyordu Yunan ordularına karşı. Milleti ve savaşını keşfettim. Şaştım, korktum, sevdim, bayıldım ve bütün bunları başka türlü yazmak gerektiğini sezdim ama yazamadım. Daha büyük bir sarsıntı gerekti… (Ve o gün bugündür şiir yazmadan edemiyorum.) ”

Aşağıdaki dizeler de ilk şiirlerinden:

Sisli bir sabahtı henüz
Etrafı bürümüştü bir duman
Uzaktan geldi bir ses ah aman aman!
Sen bu feryad-ı vatanı dinle işit
Dinle de vicdanına öyle hükmet
Vatanın parçalanmış bağrı
Bekliyor senden ümit.

1920’de Alemdağ gazetesinin düzenlediği şiir yarışmasında birinci olmuştur. 1924’te ilk şiir kitabını yayımladı. 

Nâzım Hikmet’in sorunlara filozofça baktığını iddia ederken yalnız değiliz kuşkusuz. Zira sanat ve edebiyat dünyamızın önemli kalemleri de aynı yargıyı yıllar önce dillendirmişlerdir. Halide Edip Adıvar, şairin kısa adıyla Benerci olarak bilinen yapıtına atıf yaparken “Nâzım Hikmet bu devrin dâhi sıfatını alabilecektir” ifadelerini kullanmıştır. Yakup Kadri de “Nâzım ile ölçüşecek ya da onu aşacak bir şair henüz çıkaramadık” ifadesine yer vermiştir. Nurullah Ataç da “şimdiye kadarki şairlerimizin en büyüğü Nâzım Hikmet’tir” demektedir.13 Nâzım Hikmet Şiiri adıyla bir kitabı bulunan felsefeci Afşar Timuçin ise daha sistematik olarak onun bir deha olduğunu ileri sürmektedir. Şöyle diyor Nâzım için: “Şiir dehası Nâzım Hikmet insana kabataslak bakmakla yetinmez, insanı bilgece ele alır, filozofça tartışır.” 

Edebî özelliklerini özetleyelim: Serbest nazımla şiirler yazdığı için bu akımın öncüsü olmuştur. İlk şiirlerinde destanımsı bir ifade söz konusudur. Fütürizm akımının etkisindedir. Mayakovski’den etkilenmiştir. Kesik cümlelerden, uyaktan, aliterasyondan faydalanmıştır. İstanbul ağzı, önem arz eder şiirlerinde. Eserlerinde Anadolu’nun yoksulluğu, sosyalizmi, Kurtuluş Savaşı’nı ve halkı ele almıştır. İlk şiirlerinde Tevfik Fikret ve Mehmet E.Yurdakul etkisinde kalmıştır. Orhan Selim takma adını kullandı.

Özel Hayatı

Sanırım özel hayatı üzerinde konuşmadan geçilmeyecek sanatçıların başında gelir Nâzım. Dört evlilik gerçekleştirmiştir. Dördü de evli kadınlarla. Beş çocuğunun dördü üveydir. Eşleri sırasıyla Nüzhet, Piraye, Münevver ve Vera’dır. Eşleri şairin kıskanç olduğunu belirtmişlerdir. Nâzım’a bakınca halk edebiyatının en lirik şairi Karacaoğlan gelir aklımıza. O da birçok kadına âşık olmuş, birçoklarına şiirler yazmıştır. Nâzım da Karacaoğlan gibi lirik ve romantik bir şairdir. Bir yandan yaşam mücadelesi verirken bir yandan kadınların ilhamıyla şiirler yazmışlardır. 

Bütün şiirlerini okuduktan sonra aslında şairin âşık olduğu ve evlendiği kadınlara şiir yazdığı belli olmaktadır. Nâzım Hikmet dört kadınla evlenmiştir, bunlar Nüzhet, Piraye, Münevver ve Vera‟dır ve bunlardan özellikle son üçü için birçok şiir yazmıştır. Şair şiirlerinde, Nüzhet Hanım‟a “minnacık kadın”, Piraye Hanım‟a “kalbimin kızıl saçlı bacısı”, Münevver Hanım‟a “gonca gülü”, Vera Hanım‟a ise “saçları saman sarısı, kirpikleri mavi” sıfatlarıyla seslenir. Belirli dönemlerde hayatını başka kadınlarla da paylaşmış, fakat onlar şiirlerine ilham kaynağı olamamıştır. Mesela kendisini birkaç defa tedavi eden Doktor Galina Grigoryevna Kolesnikovaile neredeyse on yıl beraber yaşamalarına rağmen ona tek bir şiir bile yazmamıştır. Bu konuda Doktor Galina çok iyi tanıdığı şair için şunları söyler: “Şiir yazamaz olmuştu. Oyun yazıyordu, yazı yazıyordu, ama benimle beraberken şiiri bırakmıştı. Bülbül şakımıyordu artık... Ama Vera‟ya âşık olunca hemen şiir yazmaya başladı. Çünkü sanata güç veren şey, aşktır. Aşkın olduğu yerde şaheserler de vardır. Ben bunu çok iyi anlıyordum. O‟nu çok sevmeme rağmen sevdiği kadınla beraber olması gerektiğini anlıyordum. Her kadın bunu yapamazdı. Öyle bir aşktı, öyle güzel yazıyordu ki, bir kez bile olsun kıskanmadım O‟nu... Bülbül tekrar ötmeye başlamıştı. Önemli olan da buydu.” 

Nâzım’ın son eşi Vera’ya yazdığı ve aynı zamanda şairin son şiiri şu dizelerden oluşmaktadır:
gelsene dedi bana
kalsana dedi bana
gülsene dedi bana
ölsene dedi bana

geldim
kaldım
güldüm
öldüm
Eserleri: 
  • Şiir: Memleketimden İnsan Manzaraları, Kurtuluş Savaşı Destanı (Kuvayi Milliye), 835 Satır, Jakond ile Si-Ya-u, Varan 3, 1+1=1, Saat 21-22 Şiirleri, Taranta Babu’ya Mektuplar, Güneşi İçenlerin Türküsü, Rubailer...
  • Tiyatro: Ferhat ile Şirin, Sabahat, Yusuf ile Menofis, Demokles’in Kılıcı, İnek, Unutulan Adam...
  • Roman: Yeşil Elmalar, Yaşamak Güzel Bir Şey Be Kardeşim, Kan Konuşmaz
  • Hikâye: Hikâyeler
  • Fıkra: İt Ürür, Kervan Yürür
  • Masal: Sevdalı Bulut
  • Mektup: Nazım ile Piraye, Cezaevinden M. Fuat’a Mektuplar, Kemal Tahir’e Hapishaneden Mektuplar...

Hazırlayan: Ramazan Direkçi
Kaynakça: AKKAYA, Mehmet, Nâzım Hikmet’in Güncelliği Üzerine 
LEONTİÇ, Mariya, Nâzım Hikmet'in Hayatı ve Şiirleri
http://guneykultursanat.org/index.php/anasayfa/nazim-hikmet-hakkinda/nazim-hikmet/
TOPRAK, Zafer; EDEBİYAT Nâzım Hikmet'in "Putları Kırıyoruz" Kampanyası ve Yeni Edebiyat
İçeriklerimiz, pdf anlatımlar dahil, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nca korunmaktadır. Telif haklarının herhangi bir şekilde ihlali, başka yerlerde isimsiz yayımlanması, çeşitli kitap kaynaklarında izinsiz yer alması, içeriğin izinsiz kopyalanıp başka bir isimle tanıtılması vb. ile yapan kişi, kişiler veyahut kurumlar hakkında gerekli işlemler başlatılacaktır. 
Türkçe ve Edebiyat yönetimi.

0/Yorumlar